Kurban Psikolojisinin Gizli Konforu: Sürekli Suçlamak
Kendimizi sürekli mağdur hissetmenin altındaki ihtiyaçları ve suçlama döngüsünü psikodinamik bakışla keşfedin; bu döngüyü kırmak için somut bir rehber.
Diyelim ki bir tartışmanın tam ortasındasınız. Sesler yükselmiş, kalbiniz kulağınızda atıyor ve dilinizin ucuna kadar gelmiş o cümleyi bırakıveriyorsunuz: "Senin yüzünden böyle oldu." Cümle havada asılı kalırken, içinizde tuhaf bir rahatlama dalgası yayılıyor. Kırgınlığınız, öfkeniz, hayal kırıklığınız bir anda net bir adres buluyor. Suçun ağırlığı omuzlarınızdan kayıp karşınızdakinin üzerine biniyor. İşte tam bu an, kurban psikolojisinin gizli konforunun size kapısını açtığı andır.
Bu yazı boyunca, başkalarını suçlamanın neden bazen nefes almak kadar doğal geldiğini, zihnimizin hangi kestirme yollarla bizi mağdur konumuna sabitlediğini ve bu döngüden çıkışın sanıldığı kadar imkânsız olmadığını konuşacağız.
Suçlamak Neden Anlık Olarak Rahatlatır?
Suçlamayı bir yangın söndürücü olarak düşünebilirsiniz. İçeride bir yerlerde bir alarm çalmaya başladığında —ister bir yetersizlik hissi, ister kontrolü kaybetme korkusu, isterse de onaylanmama utancı olsun— zihnimiz en hızlı çözüme koşar: sorumluluğu dışarı atmak. Tıpkı yangın söndürücünün ateşi boğması gibi, suçlama da dayanılması zor duyguyu anında bastırır. Acıya bir ad ve adres bulmak, kaotik olanı düzene sokar.
Bu mekanizma yalnızca bireysel bir refleks olmanın ötesinde, kökleri derinlerde olan bir hayatta kalma stratejisinin parçasıdır. Kolektif mağduriyet duygusu hakkında yapılan araştırmalar [1], bir grubun kendini mağdur olarak konumlandırmasının beş temel işleve hizmet ettiğini söyler: belirsizliği anlamlandırma, stresle başa çıkma, ahlaki gerekçelendirme, farklılaştırma-üstünlük kurma ve dayanışma. Bireysel düzeyde de benzer bir tablo görürüz. Bir iş arkadaşınızı proje başarısızlığının tek sorumlusu ilan ettiğinizde, yalnızca duygusal yükten kurtulmazsınız; aynı zamanda kendi konumunuzu ahlaken yukarı taşır, belirsizliği basitleştirir ve belki de sizi anlayacak başka "mağdurlarla" bir bağ kurarsınız. O an için işe yarar. Mesele de tam burada başlar: anlık rahatlamayı uzun vadeli bir iyileşme sanmak, döngünün ilk ve en kritik tuzağıdır.
Zihnin bu kestirme yolunu anlamak, ileride atacağımız adımlar için kritiktir. Suçlama ihtiyacı, aslında ruhun bir tür "acil durum sinyali" vermesidir; sinyali susturmak yerine, onu doğru okumayı öğrenmek gerekir. Bu sinyal çoğu zaman, hayatınızın bir alanında kendinizi çaresiz veya görünmez hissettiğinizi haber verir. Suçlayacak birini bulduğunuzda, o çaresizlikle yüzleşme zorunluluğu da ortadan kalkar. Oysa tam da o noktada durup "Bu durumun hangi parçası benim kontrolümde?" diye sormak, konforun büyüsünü bozan ilk hamledir.
Zihninizin Sizi Mağdur Konumuna Sabitleyen Kestirmeleri
Suçlama nadiren tek başına gelir. Onu besleyen, çoğu zaman farkında bile olmadığımız bir dizi bilişsel kestirme devrededir. 2024'te yayımlanan ve 25 araştırmayı tarayan derleme [2], suçlayıcı düşünce tarzının hemen her zaman belirli bilişsel çarpıtmalarla birlikte seyrettiğini gösteriyor. Bunların en tanıdık olanlarına yakından bakalım.
Ya hep ya hiç düşüncesi: Partneriniz bir kez sözünde durmadıysa, gözünüzde "asla güvenilmez" birine dönüşüverir. Gri tonlar kaybolur; ilişkiler, insanlar ve durumlar ya siyah ya beyaz olarak kodlanır. Bu katılık, karşınızdakinin iyi niyetli olabileceğine dair en küçük veriyi bile görünmez kılar. Üstelik bu düşünce tarzı size yalnızca dünyayı basitleştirmez; aynı zamanda bir tür duygusal güvenlik de sağlar. İnsanları kusursuz iyi veya büsbütün kötü olarak sınıflandırdığınızda, belirsizlikle baş etme yükünüz hafifler. Bu hafiflemenin bedeli ise gerçek bağların gerektirdiği onarım ve uzlaşma alanının tamamen kapanmasıdır.
Aşırı genelleme: Patronunuzdan haksız bir eleştiri aldınız. Akşam eve döndüğünüzde zihniniz çoktan şu cümleyi kurmuştur: "Bu şirkette zaten kimse emeğin değerini bilmez." Tek bir olumsuz deneyim, tüm bir yapıya dair sarsılmaz bir yargıya dönüşür. Bu, sizi değiştirmeye gücünüzün yetmeyeceği devasa bir düşman karşısında pasif ve haklı bir konuma yerleştirir. Aşırı genelleme ile mağduriyet hissi arasındaki bağ özellikle güçlüdür; çünkü bu çarpıtma, acınızı benzersiz ve evrensel kılarak size iki kat haklılık duygusu verir.
Sonuçlara atlama: Karşınızdakinin nötr bir bakışını ya da birkaç saat geciken bir mesajını, size karşı kasıtlı bir kötü niyet olarak okursunuz. Bu mekanizma, zihni sürekli teyakkuzda tutarak her etkileşimi bir tehdit analizine çevirir. Sürekli tehdit algılayan bir zihnin vardığı yer ise genellikle kronik bir mağduriyet hissidir. İlginç olan şudur ki, sonuçlara atlama çoğu zaman geçmişte yaşanmış bir ihanetin veya incinmenin bugüne yansıyan gölgesidir. Zihin, benzer bir acıyı bir daha yaşamamak için en küçük ipucunu büyük bir alarm olarak işler.
Suçu dışarı yükleme: Bu çarpıtma, diğerlerinin birleştiği bir kavşak gibidir. Aile içi bir çatışmada, başarısızlıkla sonuçlanan bir girişimde veya bir arkadaşlığın bozulmasında, kişisel sorumluluğunuzu reddetmek ve tüm yükü karşı tarafa yıkmak, benlik saygınızı korumanın en hızlı yoludur. Aynı derleme, bu örüntünün özellikle güvensiz bağlanma öyküsü olan bireylerde daha belirgin olduğunu ve erken dönem uyumsuz şemalarla ilişkili olduğunu ortaya koyuyor.
Tüm bu çarpıtmalar, ortak bir noktada buluşur: sorumluluğun dışsallaştırılması. Zihniniz size, acınızın mimarının her zaman bir başkası olduğunu fısıldar. Ve siz bu fısıltıya inandıkça, kurban psikolojisinin gizli konforu daha da tanıdık, daha da sıcak bir yuva haline gelir.
Bu çarpıtmalara sıkı sıkıya sarılmak, uzun vadede bilişsel esnekliğinizi ciddi biçimde azaltır. Aynı araştırma, bu düşünce kalıplarının benlik saygısını ve öz düzenleme kapasitesini kemiren kalıcı olumsuz şemalara dönüşebileceğini vurguluyor. Yani sorun bugünkü tartışmayla sınırlı kalmaz; zihniniz giderek daha az alternatif, daha az umut ve daha az bağ kurabilir hale gelir.
İç Muhasebeden Kaçarken Kullandığınız Kalkan: Ahlaki Geri Çekilme
Suçlama döngüsünün belki de en sinsi bileşeni, ahlaki geri çekilme dediğimiz süreçtir. Ahlaki geri çekilme, bir davranışımızın sonuçlarıyla yüzleşmemizi engelleyen içsel mekanizmaların toplamıdır. Mağduriyet hissi yükseldikçe, bu mekanizmalar da kusursuz bir koruma kalkanı gibi devreye girer. Derleme çalışmasında [2], kendini mağdur olarak konumlandıran bireylerde başkalarını suçlama ve rasyonalizasyonun, utanç ve suçluluk duygularını neredeyse tamamen nötralize ettiği gösteriliyor.
Peki bu gündelik hayatta nasıl görünür? Partnerinize yükseldiğiniz sesi, onun sizi "tahrik etmesine" bağlarsınız. İş yerinde yetişmeyen bir teslimatın sorumlusu olarak hemen bilişim altyapısını veya "iletişim kopukluğunu" gösterirsiniz. Arkadaşınıza kırıcı bir söz söylediğinizde, bunu "aslında onun iyiliği için dürüstlük yaptığınız" çerçevesine oturtuverirsiniz. Bunların hiçbiri bilinçli bir kötü niyetin sonucu değildir; zihin, kendilik algısını çatlamaktan korumak için bu kalkanı anında ve otomatik olarak örer.
Ahlaki geri çekilmenin daha derin katmanları da vardır. Kendi payınıza düşeni görmezden gelmekle kalmaz, aynı zamanda karşınızdakinin acısını da küçümsersiniz. "O kadar da büyütülecek bir şey değil," "Abartıyorsun," "Ben olsam bu kadar alınmazdım" gibi cümleler, hem kendi sorumluluğunuzu siler hem de karşınızdakinin duygusal gerçekliğini geçersiz kılar. Bu çifte işlev, ahlaki geri çekilmeyi özellikle ilişkilerde yıkıcı bir güce dönüştürür.
Mesele şu ki, bu kalkan sizi yalnızca suçluluktan değil, aynı zamanda onarım fırsatından da korur. Kendi payınıza düşen sorumluluğu ne kadar etkili biçimde dışarı atarsanız, ilişkinin dokusundaki yırtığı onarma şansınızı da o kadar azaltırsınız. Karşınızdaki kişi, sürekli sanık sandalyesine oturtulduğu bir mahkeme salonunda yaşamaya başlar. Ve hiç kimse, kendini o sandalyede güvende hissetmez.
"Ya Ben Mağdursam?" Sorusunun Zehirli Cazibesi
Mağdur kimliği paradoksal bir güç sunar. Gerçek bir güçsüzlük deneyiminden doğar, ancak onu sahiplendiğinizde size ahlaki bir üstünlük ve eleştiriden muafiyet bahşeder. "Mağdur edilmiş hak sahipliği" kavramı, tam da bu noktada devreye girer: Kişi, hak ettiğine inandığı bir şeyden mahrum bırakıldığını düşünür ve bu mahrumiyeti, başkalarını suçlamak için sonsuz bir kredi kartı gibi kullanmaya başlar.
Bu kimliğin konforu, size iki şey vaat etmesinden gelir. Birincisi, değişim sorumluluğundan muafiyet. Eğer tüm kötülüklerin kaynağı dışarıda bir yerdeyse, sizin kendinize bakmanız, konfor alanınızı terk etmeniz veya zor bir iç hesaplaşmaya girişmeniz gerekmez. İkincisi, masumiyet. Acı çekmek, hele ki haksızlığa uğramak, insana tuhaf bir saflık ve doğruluk hissi verir. "Ben acı çekiyorum, öyleyse haklıyım" örtük inancı, eleştirilemez bir zırh haline gelir.
Sorun şurada başlar: Bu konfor, sizi tuttuğu yerde çürütür. Zamanla çevrenizdeki insanlar sizi değil, sizin mağduriyetinizi duymaya başlar. Anlattığınız hikâyeler birbirinin aynısıdır; yalnızca başroldeki "zalim" değişir. Yakınlarınız önce şefkatle, sonra ihtiyatla, en sonunda da tükenmiş bir sessizlikle yanınızda durur. Ve siz, kurban psikolojisinin gizli konforuna gömüldükçe, gerçek bağların sıcaklığından uzaklaşırsınız.
Diyelim ki yıllardır aynı terfiyi alamadığınız iş yerinizde, bunun sebebini tamamen "kayırmacı yönetime" bağladınız. Bu inanç size, iş aramak, yeni beceriler edinmek ya da kendi performansınızla yüzleşmek gibi ağır ve belirsiz eylemlerin yükünden kurtulma rahatlığı verir. Ama aynı zamanda sizi o binaya, o pozisyona ve o kızgınlığa çiviler. Değişimin tek yolu, mağduriyet koltuğunun ne kadar rahat görünürse görünsün sizi felç ettiğini fark etmekten geçer.
Bu noktada önemli bir ayrımdan söz etmek gerekir. Gerçekten haksızlığa uğramak ile kendini mağdur konumuna sabitlemek farklı şeylerdir. Gerçek bir haksızlık karşısında acı duymak, öfkelenmek ve bunu dile getirmek son derece sağlıklıdır. Mesele, yaşanan haksızlığın bir noktadan sonra kimliğinizin temel taşı haline gelmesi ve başka hiçbir role, duyguya veya ilişki biçimine alan bırakmamasıdır. O çizgiyi geçtiğinizde, mağduriyet bir deneyim olmaktan çıkıp bir varoluş biçimine dönüşür.
Öfkenin Ardındaki Gizli Korku
Sürekli başkalarını suçlayan birinin dışarıdan en çok görünen duygusu öfkedir. Oysa bu katı öfke kabuğunun hemen altında neredeyse her zaman bir korkunun yattığını klinik gözlemlerimde defalarca gördüm. Bu, yetersiz olma korkusudur, sevilmeme korkusudur, terk edilme korkusudur ya da kontrolü tamamen kaybetme korkusudur. Öfke, bu korkuları taşımaktan çok daha katlanılabilir bir duygudur; çünkü öfke enerji verir, ayağa kaldırır, eyleme iter. Korku ise olduğunuz yerde dondurur.
Haksızlığa uğradığınızı hissettiğiniz anlarda bedeninizde yükselen o dalga, çoğu zaman yalnızca olaya dair bir tepki değildir. Sekiz deneysel çalışmayı kapsayan bir meta-analizde [3], haksız dezavantaj deneyiminin doğrudan değil, ancak tetiklediği olumsuz duygular —özellikle de öfke ve tiksinme— aracılığıyla suçlayıcı ve komplocu yorumlamaları artırdığı bulgulandı. Bu çok kritik bir noktaya işaret ediyor: Asıl mesele başınıza gelen olay değil, o olayın sizde uyandırdığı katlanması güç duygularla ne yaptığınızdır.
Bu araştırma aynı zamanda, olumsuz duyguları düzenlemekte zorlanan bireylerin, haksızlık deneyimlerini suçlayıcı anlatılara dönüştürmeye çok daha yatkın olduğunu öne sürüyor. Yani öfkenizi tanımak, adlandırmak ve içinde kaybolmadan onunla kalmak gibi beceriler, yalnızca kişisel huzurunuz için değil, ilişkilerinizin selameti için de belirleyicidir. Öfke dalgasıyla her sürüklendiğinizde karşınızdakini suçlamak, kısa vadede sizi rahatlatsa da, uzun vadede duygu düzenleme kaslarınızı zayıflatır. Her seferinde bir başkasını suçlayarak rahatladığınızda, kendi duygularınızı taşıma kapasiteniz biraz daha körelir.
O halde bir sonraki suçlama dürtüsü hissettiğinizde kendinize şu soruyu sormayı deneyin: "Şu an hangi duyguya dayanmakta zorlanıyorum?" Bu soru, odağı karşınızdakinin kusurundan alıp kendi iç dünyanıza çeviren yumuşak ama güçlü bir manevradır. Aldığınız cevap belki "Kendimi yetersiz hissettim", belki "Beni gerçekten önemsemediğini düşünüp korktum" olabilir. Bu cevabı yargılamadan, tıpkı korkan bir çocuğu dinler gibi dinlediğinizde, suçlama ihtiyacı yerini daha derin ve sahici bir şeye bırakır: dile gelebilen bir ihtiyaca.
Bu Döngüyü Kırmak İçin Nereden Başlamalısınız?
Şimdiye kadar anlatılanlar, belki de içinizde tanıdık bir sızı uyandırdı. Geçmişteki bir tartışmayı, sonu gelmeyen bir kırgınlığı ya da bir türlü çözülmeyen bir anlaşmazlığı hatırlatmış olabilir. Bu döngüyü kırmak, kendinize "Suçlamayı bırak" diye emir vermekle olmaz; çünkü buradaki mesele irade zayıflığı değil, yerleşik bir örüntüdür. Ancak bu örüntüyü değiştirmenin, sizi korkutmadan ve itmeden ilerleyen yolları var.
Suçlamayı bir işaret fişeği olarak okuyun. Her suçlama cümlesi, aslında içeride karşılanmamış bir ihtiyacın ya da taşınamayan bir duygunun varlığını haber verir. Partnerinize "Beni hiç dinlemiyorsun" dediğiniz anı düşünün. Bu cümle bir suçlamadır, evet; ama aynı zamanda "Sesimin duyulmasına ihtiyacım var" demenin acemi ve dolaylı bir yoludur. Cümleyi yeniden kurmayı deneyin: "Biraz önce anlattığım şeyin senin için önemli olup olmadığını merak ettim; kendimi yalnız hissettim." Bu geçiş, karşınızdakini sanık sandalyesinden indirip, sizi kendi ihtiyacınızın sahibi yapar.
Burada pratik bir öneri: Zihninizden bir suçlama cümlesi geçtiğinde, onu bir an önce dışarı atmak yerine birkaç saniye elinizde tutmayı deneyin. O cümleyi zihninizde şöyle tercüme edin: "Onun şu davranışı bende şu duyguyu uyandırdı ve şu anda buna ihtiyacım var." Bu basit tercüme egzersizi, savunmacı bir saldırı ile savunmasız bir paylaşım arasındaki farkı yaratır. Savunmasız olmak risklidir, evet; ama gerçek bir bağ kurmanın başka yolu yoktur.
Sorumluluğu bir ceza değil, bir eylemlilik biçimi olarak görün. Sorumluluk almayı genellikle suçlu bulunmakla karıştırırız. Oysa bir çatışmanın yalnızca sizinle ilgili olan kısmını sahiplenmek, bütün kabahati üstlenmenizi gerektirmez. Şöyle söylemeyi deneyin: "Bu konuda benim de şu payım var…" ve o boşluğu, kendinizi ezmeden dolduracak bir cümle kurun. "O sabah yorgundum ve sesimi yükselttim, bu da konuşmayı tıkadı." Bu cümle, sizi çaresiz mağdur konumundan çıkarıp, olayın bir parçası ve dolayısıyla çözümün bir aktörü haline getirir.
Bu tür bir sorumluluk alışı, aynı zamanda karşınızdakine çok net bir mesaj verir: "Bu ilişkiyi onarabiliriz." Çünkü bir kişi bile savunmayı bırakıp kendi payını sahiplendiğinde, karşıdakinin de silahını indirme olasılığı yükselir. Suçlamanın tam tersi, "Ben" diye başlayan bir cümledir. "Sen" diye başlayan her cümle karşı tarafı iter; "Ben" diye başlayan her cümle ise, ne kadar kusurlu olursa olsun, sizi ilişkinin içinde tutar.
Merakı, haklılığın önüne koyun. Bir sonraki anlaşmazlıkta, karşınızdakinin hangi ihtiyaçla veya korkuyla hareket ettiğini gerçekten merak etmeyi deneyin. "Neden böyle düşünüyor olabilir?" sorusu, zihninizdeki yargı mekanizmasını yavaşlatır. Bunu yaparken onaylamış olmazsınız; yalnızca anlamaya çalışırsınız. Çoğu zaman, derinlemesine anlaşıldığını hisseden bir insan, kendi savunmasını indirir ve işte gerçek diyalog tam da orada başlar.
Merak etmek, aynı zamanda size bir iç özgürlük alanı açar. Karşınızdakini suçlamak, onu zihninizde sabit bir kötü niyet kalıbına dökmektir. Oysa merak ettiğinizde, onun da tıpkı sizin gibi karmaşık, çelişkili ve bazen kendi korkularıyla hareket eden biri olduğunu görmeye başlarsınız. Bu sizi affetmek zorunda bırakmaz; ama onu anladığınızda, içinizdeki o kemirici öfke de yavaşça biçim değiştirir.
Bu adımları atarken sabırlı olun. Yıllardır sizinle gelen bir zihinsel alışkanlığın birkaç denemede buharlaşmasını beklemek, kendinize haksızlık olur. Önemli olan, suçlama dürtüsünü fark ettiğiniz o kısacık anı yakalamak ve o anda, bir nefeslik bir boşluk yaratabilmektir. O boşlukta, eski yol ile yeni bir yol arasında seçim yapma özgürlüğünüz saklıdır.
Kendi Hikâyenizin Yazarı Olmak
Başkalarını suçlamak, acıyı dindiren ama ruhu uyuşturan bir ilaç gibidir. Kısa vadede sizi ayakta tutar, ama uzun vadede kendi hayatınızın figüranına dönüştürür. Bu yazının başında sorduğumuz soruya dönecek olursak: "Neden sürekli başkalarını suçluyoruz?" Cevap, en yalın haliyle şudur: Çünkü kendi içimizdeki kırılganlıkla yüzleşmek, dışarıda bir düşman aramaktan daha zordur. Zihnimiz enerji tasarrufu yapmak ister ve en az dirençli yolu seçer; suçlamak işte bu yolun adıdır.
Ancak bu zorluğu göğüslemeye her yeltendiğinizde, kayda değer bir şey olur. Dünyayı suçlayacak birilerini arayarak taramayı bırakır, etrafınızı gerçekten görmeye başlarsınız. İlişkilerinizdeki çatlakların, aynı zamanda ışığın sızabileceği yerler olduğunu fark edersiniz. Ve kurban psikolojisinin gizli konforunu, kendi ayaklarınızın üzerinde durmanın, bazen tökezlese de kendi hikâyesinin yazarı olmanın onurlu ağırlığıyla değiştirirsiniz.
Bu döngünün hayatınızda çok derin kökler saldığını, ilişkilerinizi kronik bir çıkmaza soktuğunu ya da kendi başınıza ilerlemekte zorlandığınızı hissediyorsanız, bu yolculuğu bir terapistle birlikte yürümeyi düşünebilirsiniz. Özellikle sürekli olarak kendinizi değersizleştirildiğiniz ya da istismar edildiğiniz bir dinamikte buluyorsanız, çift terapisinden önce bireysel bir destek almak, önce kendi sesinizi yeniden bulmanız için sağlam bir zemin yaratacaktır.
Sık sorulan sorular
Kurban psikolojisinin gizli konforu ne anlama gelir?
Kişinin kendi acısını veya başarısızlığını anlamlandırmak için bilinçdışı bir şekilde mağdur kimliğine tutunması ve sorumluluğu dışsallaştırarak geçici bir duygusal rahatlama bulmasıdır. Bu konfor, gerçek bir çözüm sunmasa da suçluluk ve yetersizlik duygularına karşı güçlü bir kalkan işlevi görür.
Neden sürekli başkalarını suçlama ihtiyacı hissederim?
Suçlamak, haksızlığa uğradığınız hissinin tetiklediği öfke ve utanç gibi katlanılması zor duygularla başa çıkmanın ilkel bir yoludur. Sorumluluğu dışarı atarak kırılgan benlik algınızı korur, ancak uzun vadede sizi çaresizlik döngüsüne sıkıştırır.
Mağduriyet psikolojisi ilişkileri nasıl etkiler?
Sürekli bir suçlama iklimi yaratarak partnerinizin veya yakınlarınızın duygusal olarak geri çekilmesine, savunmacı ve tepkisel bir iletişim döngüsüne yol açar. Zamanla ilişkideki şefkat ve onarım alanı daralır, iki taraf da kendini yalnız ve anlaşılmamış hisseder.
Bu suçlama döngüsünden çıkmanın ilk adımı nedir?
İlk adım, suçlama dürtüsünü bir düşman olarak değil, korunmaya çalışan bir parçanızın sesi olarak görmektir. O an durup 'Şu anda hangi acıdan kaçınıyorum?' diye sormak, dışarıya yönelen odağı nazikçe içeri çevirmenin başlangıcıdır.
Kaynakça
- Bar-Tal ve meslektaşları (2009). Kolektif mağduriyet duygusu üzerine araştırma.
- Syasyila ve meslektaşları (2024). The role of cognitive distortion in criminal behavior: a systematic literature review. https://doi.org/10.1186/s40359-024-02228-0
- Abad Borger ve Walther (2026). Göreli yoksunluk deneyimi ve suçlayıcı yorumlamalar üzerine meta-analiz.
Kaynaklar temsilîdir; yayımlanan yazılarda her madde DOI bağlantısıyla birlikte verilir.
Yorumlar (0)
İsimler gizlilik için kısaltılırYorum yazmak için telefonunuzla hızlı bir doğrulama yapın — adınız kısaltılarak görünür.
İlk yorumu siz yazın.
Yorumlar okuyucuların kişisel görüşleridir; psikolog.net'in görüşü değildir ve tıbbi tavsiye yerine geçmez. Zor bir dönemden geçiyorsanız 112 · ALO 183. Kurallara aykırı yorumlar kaldırılır.